UMUT  

Umut, ihtimali beklemeye duyulan sevgidir. O sevgi ayakta tutar bekleyeni. Aksi takdirde bekleyen de yıldız olup kayar 

Henüz küçücüktüm. Ev, dört duvar; aile, kan bağı olan insanlardı. Hayat sıradandı; her gün, bir önceki günün aynısıydı. Yemeklerin tadı bile değişmiyordu. Sevmiyordum böyle yaşamayı. Sıradanlık, hatta biraz fazla sıradanlık… 

Hayatta hiçbir şey aynı kalmaz. Az önceki senle şu anki sen arasında çok fazla fark var. Benim o sıradan, sıkıcı zannettiğim hayatım bir aralık günü yıldız gibi kaydı. İlk kez ayrılmıştık birbirimizden. Ben gitmesi gerektiğini öğrendiğim gecenin sabahına kadar ağlamıştım. Birkaç güncük ayrılık… Geri gelecekti ama ben onsuzluk fikrine dayanamazken ayrılmak zorundaydım. İçimdeki yangınlarla beraber gidişini izledim. Elinde mavi çantası… “Birkaç gün” dedi, azıcık gün. Ben gidişini izlemeye bile dayanamadım. Arkasından hemen gelmesini mırıldandım ama duymadı.  

Gittikten sonra ilk yarım saat sürekli ağladım. İçimde bir sürü kişi vardı. Hepsi farklı şey söylüyordu. Ya geri gelmezse? Var mıydı öyle bir ihtimal? Yoktu. Varsa da yoktu, olmamalıydı. İnsan hiç en sevdiğinin gelmeme ihtimalini düşünür müydü? Gelecekti, gelmeliydi.  

O gün akşam yanına gittim. Gülümsüyordu, iyiydi. Ben de gülümsedim, dokunsa ağlayacaktım. İyiyim, dedi. Ayrılırken o kadar sıkı sarıldım ki, dakikalarca ayrılamadık. İkimiz de istemiyorduk. Zaman o an durmalıydı. Biz hep o anda, o halde kalmalıydık. Gözyaşlarımı saklayamadım artık. Ayrılırken bir parçamı bıraktım.  

Sanki beş yaşındaydım, bisikletten düşüp dizimi parçalamışım gibi bir duyguydu. Tek fark bu kez acı dinmiyor, kan durmuyordu.  

Hayatımdaki önemi, bendeki değeri tahmin ettiğimin çok daha üzerindeydi. Ben o birkaç günlerin saniyelerini sayıp kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum. Ayrı olduğumuz her bir an, her şey çok daha kötüye gidiyordu.  

Umutlar, beklentiler, keşkeler… Düşünmek boğuyordu. Bir de ev denen dört duvarın içinde, her geçen gün artan bir ses vardı: Kadının AğlamasıUmut lazımdı bana, bir de sarılmak lazımdı çokça ona… 

Umudu onda buldum yine. Bir akşam, evde… Tek nefeste dört katı çıktım. Gelmişti. Azıcık günler bitmişti. Sarıldım sımsıkı. Hiç ağlamadım. Gidince bakamamışlardı benim sevdiğime. Ben bakardım ona ancak. Ben ona iyi gelecektim. İyi olacaktık biz.  

Ona sarılmanın bambaşka bir duygu olduğunu çok geç fark ettim. Zaman sarılırken durmalıydı. Tanıdığı herkeste aradım onu ama yoktu. Neredeydi benim sevdiğim? 

Ellerimle içirdim çorbasını; sırf yesin, iyileşsin diye gözlerinin içine baktım. İyi olacaktı, olmak zorundaydı. Ben ona yeni kavuşmuştum, kaybedemezdim. Doyamazken veda edemezdim. Benim buna kalbim dayanmazdı.  

Kavuşmak güzel şeydi ama ona kavuşmak en güzeliydi. Sesini duymaya doyamıyor, izlemeye kıyamıyordum. Sevmek de sevilmek de çok güzeldi ama o en güzeliydi. Gözlerine baktığımda kahverenginin en güzel halini beni izlerken, ışıl ışıl görüyordum. İçinde ben ve benim en güzel halim. Ben sadece onun yanında, onun gözlerinde en güzeldim.  

Aslında günler aynı değildi. Ben en güzeline alışmıştım. O Aralık gününden sonra ağlayarak eski hayatımı diledim her gece. Umuttu beni ayakta tutan. Umudumdan aldığım güçle ağlayabiliyordum. Sevdiğim yine gitti. Yine azıcık gün gitti ama bu kez o azıcık gün sekiz yüz elli iki gün oldu 

Aradaki günlerden birinde bana onun geri gelmeyeceğini söyledilerGelmeyi çok istedi biliyorum. Ve o an benim umudumdan aldığım güç bitti. Sevdiğine, doyamadığına, doyamayacağına, vazgeçmeyeceğine, veda edemeyeceğine veda etmesi gerekirken ağlayamaz mı insan? Ağlamaya bile gücüm yetmedi. Kimse görmeden, sessizce ama o kadar güçlü ağladım ki, herkes hissetti.  

Evin dört duvar, ailenin kan bağı olmadığını da o an öğrendim. Ev huzurlu, güvende hissettiğin; ailede aynı hissettiklerin imiş. Artık evim, sevdiğimin bahçesi; ailem ise her daim oydu.  

Veda edemedim, edemeyeceğim de hiçbir zaman. Her gün yaram kanayacak, sarmakla bile uğraşmayacağım. Yıldızım kaydı. Bense her gün yıldızıma kavuşacağım anı bekledim kavak ağaçlarının gölgesinde…